SAADETTİN ACAR | Ekim | 2018 | BAŞLARKEN
Yazmak bir eylem midir, yoksa bir düşünce mi? Bu noktanın altının deşilmesi gerektiği kanaatindeyim. Yani yazı, fiili olarak atılmış bir adım mı, yoksa bir adımın atılmasının ön hazırlığı, planı mıdır? Bu, şunun için anlamlı ve önemlidir: Bir insan yazarak ben üzerime düşeni yaptım, diyebilir mi? Eğer yazmak bir eylemse, bir yazarın bunu söylemeye hakkı vardır, olmalıdır. Çünkü yazmak eylemini gerçekleştirmiştir o. Ama eğer yazmak bir eylem değil bir tasarı, bir düşünce, bir eskizse, hiç kimse yazmakla, üzerindeki sorumluluğu atmış olamaz. Nasıl ki bir insan, düşünerek ama sadece düşünerek bir sorumluktan kurtulamıyorsa, sadece yazarak da sorumluluğunu yerine getirmiş olamaz. İşte bundan dolayı yazının yalancı avuntusuna karşı uyanık olmak durumundayız: İnsanların, yazarak görevlerini yaptıklarına inanma avuntusuna karşı yani. Yazar, yazarak benden bu kadar diyemez kısaca. Bunun için yazı, tek başına hiçbir şeydir. Yaşamakla desteklenmediği sürece yazı, bir görevin ifası anlamına gelmez. Hatta çoğu zaman yazmak, bir taahhütnamedir. Yani bizatihi yazmanın insana yüklediği bir ödev vardır. Bu açıdan bakıldığında yazmak bir vebaldir çoğu zaman ve bu vebalden kurtulmanın biricik kefareti de yaşamaktır.
Yazının insan hayatında neye tekabül ettiği üzerinde kafa yorduğumuzda, bunun sahici bir karşılığının olmadığını görüyoruz. Yani yazmak, bir nevi boşluğa seslenmek gibi bir şeydir. Yazmayı anlamlı hale getirecek olan ve ciddiye alınabilir kılan tek şey, yazının paralelindeki yaşamaktır, demin de belirttiğim gibi. Hayatta kendisine bir uygulama alanı bulamayacak olan bir yazı, bir nostaljiden, bir ütopyadan öteye anlam ifade etmez.
Öte yandan yazar, ipin bir ucunda bulunan ve ipin diğer ucundakilerle diyalog kurmak isteyen kişidir son tahlilde. İpin diğer ucunda devamlı birileri var mı peki? Olsun ya da olmasın ama yazar birilerinin var olduğunu farz ederek mesajını yollar. Bununla birlikte ipin diğer ucundakiler, biz buradayız diye bir tepki verdiklerinde, bu, yazara bir güç verir ve boşluğa seslenmediği noktasında, onu ikna eder. Yazar, yalnız olmadığını hisseder bir anda. Kendisine bir ortak bulmuştur: Kâr ya da suç ortağı.
Yazının gücüne inanmak; buna evet ama yazının söz gibi sorumluk getirdiğine de inanmak durumundayız. Çünkü “Ağrı’dan daha da ağır bir dağı yüklenmektir yazmak” Nuri Pakdil’in dediği gibi. Dolayısıyla nasıl ki söylediklerimizden sorumlu isek, aynı derecede, belki daha da fazla (çünkü yazı kalıcıdır, çünkü söz uçar, yazı kalır deriz) yazdıklarımızdan da mesulüz. Yani, yazının göz ardı edilemez bir gücü var, bu doğru ama küçümsenemez bir sorumluluğu ve yükümlülüğü de var. Dolayısıyla, söz gibi yazı da, ya lehimize ya aleyhimize kullanılabilir.
Yazmak, insanların tasalarını paylaşıma açmasıdır bir yönden. Bu demektir ki sadece bir meselesi olanlar yazar/yazabilir. Bir tasası, bir endişesi olmayanın, bunu paylaşıma açmak gibi bir çabası da olamaz doğal olarak. Yazının ciddiye alınabilirliği, bu tasanın değeri ile çok yakından ilgilidir. Tasamız ne kadar büyük ve onun çerçevesi ne kadar genişse, yazdığımız yazının ilgi alanı da o kadar geniş olacaktır. Dolayısıyla her yazı, yazarının ufkunun ipuçlarını gizler içinde. Ve yazarının gerçek dünyasının sınırlarını da gösterir bize her kelime. İşte bunun için yazı, yazanın kimliğinden bağımsız değildir. Ve bundan dolayı imzasız bir yazı, ne kadar bizi baştan çıkarırsa çıkarsın, yine de ona karşı ihtiyatlı bir tavır takınırız. Çünkü biz yazılanı yazanla birlikte düşünmek ve ikisini bir arada değerlendirmek isteriz çoğu zaman. Ve çünkü sadece yazılana bakarak değerlendirmiyoruz bir metni, yazının dışında kalan bir çok şeyi de hesaba katarız bir metni anlama uğraşı verirken. Çünkü çok zaman yazar, yazarak rahatlamayı amaçlamıştır. Yani yazısını kendi için yazmıştır her şeyden önce. O yazının oluşması anına kadar, içinde biriktirdiği her neyse, işte o şeyi dışarıya atmıştır, yazarak. İşte bundan dolayı yazarı tanımak, yazının şifresini çözmekte bize yardımcı olacaktır.
Evet, her yazı yazarı tarafından kodlanmış ve anahtarı sadece yazarında bulunan bir şifredir. Yani bir yönüyle de yazmak bir itiraftır aynı zamanda, yazarın yaşantısına dair bir ipucudur. Ve her yazı özel bir denemenin, bir tecrübenin ürünüdür. Peki, yazar objektif davranabilir mi? Bu soruya olumlu cevap vermeyeceğim. Çünkü her şeyden önce yazılması gereken onca konu arasında, paylaşılması mümkün olan onca mesele arasında yazarın “bir konuyu seçme”si bile, bu objektifliğin önündeki engeldir. Yani yazılması gerekenler diye bir liste oluşturmak, sonra da bu listeden herhangi bir konuyu seçmek, tamamen subjektif ve kişiseldir. Buradan başlayarak, yazarın yazdığı konuda şunu değil de bunu tercih etmiş olmasına kadar bir sürü kişisel tasarrufta bulunması, yazının objektif olmasını engeller. Bunun için de, hiçbir yazının objektif olamayacağını düşünüyorum. Bir meselede, bir insana tercih hakkı bırakılmışsa ve kişi o meselede bir tercihte bulunuyorsa, orada objektiviteden söz edilemez kanaatini taşıyorum.
Yazı ve sözün benzerlikleri ve farklılıkları vardır. Yazı kalıcıdır, söz uçucudur. Bunun yanında yazının beden dili ve mimikleri yoktur ama bunlar söz için geçerlidir. Yazının düzeltilme durumu vardır ama söz bir kez ağızdan çıktı mı geri alınması imkansızdır. Geri alırsanız bile bu söylediğiniz, başka bir söz olur.
Yazının ulaştığı son nokta şiirdir. Ve şiir, peygamberler hariç, beşer sözünün vardığı zirvedir de aynı zamanda.
Hayatımız akarken su gibi, geride ne bırakıyoruz acaba, bunun hesabını yapmak durumundayız. Yazı ve sözün gücüne inanmak yetmiyor, bunların sorumluluğunu da akılda tutmak zorundayız. Kelimelerle kuşanmak, sözleri sakınmamak güzel ama onları israf da etmemek gerek.
Tüm bunları sıraladıktan sonra asıl soruyu sorarak yazıya noktayı koyalım: yazmak neyi değiştirir, yazının gücü neye yeter? Bu soruya verilecek sahici ve sıhhatli bir cevap, bize bu konuda çok geniş bir alan sunacaktır, bir düşünme alanı. Tüm mesele, aslında, bu muammayı çözmek. Gerisi çorap söküğü gibi gelecektir çünkü.

Aziz kardeşlerim, babam Şeyh Hazretleri buyuruyordu ki: “Hazneviye-Nakşibendiye tarikatı...

Ömür dediğimiz şey, başlangıcını ve bitişini tayin edemediğimiz bir zaman dilimini ifade eder....

İlim ve İrfan dergisinin Nisan sayısı (sayı: 80) “Ahiretin tarlası olarak dünya” dosya başlığıyla çıktı....

İRFAN BASIM YAYIN DAĞITIM SAN. VE TİC. LTD. ŞTİ.
Zeyrek Mahallesi Ömer Efendi Sokak No: 17/A | Fatih / İstanbul | Telefaks: 0(212) 694 98 98
Copyright © 2012-2016