İlahi dinlerin sonuncusu ve aslında önceki tüm dinlerin de adı olan İslam, Peygamber Efendimizle en mükemmel halini almış ve vahiy O’nunla (sas) birlikte kesilmiştir. Bununla birlikte, dinin özünü ve usulünü hedef alan sinsi müdahaleler hiç kesilmemiş, dini rayından çıkarma çabaları hiç bitmemiştir. Bu müdahaleler, Moğol istilaları ve Haçlı seferleri gibi bazen onu direkt hedef haline getirme olarak, bazen de içeriden, hak suretine bürünmüş bidat ve hurafeler şeklinde olmuştur. Fakat dinin temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim ve onun uygulaması ve can almış hali olan Sünnet-i seniyye, orada, sapasağlam bir şekilde durduğu için, bu saldırılar ve içeriden çökertme çabaları daima akamete uğramış, dine yönelik müdahaleler asla başarılı olamamıştır.
Tabii kaynaklar sağlam bir şekilde orada duruyor ama onları, çağının ruhuna uygun olarak okumak ve tecdit etmek de ağır bir vazifedir doğrusu. Bu her babayiğidin harcı da değildir. Buna rağmen, zaman ve mekanın değişimine paralel olarak dinin temel kaynaklarını yeniden yorumlama ve okuma çabası İslam tarihinde kesintisiz bir şekilde devam ettirilmiş, bu ağır vazifeyi her dönem üstlenen yıldız şahsiyetler olmuştur. Bu mübarek zatlar, dini adeta ilk günkü safiyetine ve asliyetine irca etmiş, döndürmüşlerdir.
İşte o büyük müceddidlerden birisi de İmam-ı Rabbani Hazretleridir. İslam’a yönelik dahili ve harici birçok saldırının olduğu bir dönemde büyük İmam, muazzam bir gayret ortaya koymuş, dine yönelik tüm sapkın akımlarla dört koldan mücadele etmiş, hem fikri ve ilmi planda, hem de kürsü ve meydanlarda buna karşı direnmiş, bidat ve hurafelere savaş açıp Ehl-i sünnet anlayışını adeta yeniden tahkim etmiş, bu büyük mücadele ve mücahedesinden dolayı da neredeyse ittifakla “ikinci bin yılın müceddidi” olarak nitelendirilmiştir.
İmam-ı Rabbani’nin fikri anlamda en öne çıkan tarafı, kanaatimizce, akıl ve nakil arasında kurduğu sağlam bağdır. Ki onun uyguladığı bu yöntem kendisinden sonra da adeta bir silsile şeklinde günümüze gelmiş, geliştirdiği üslup kendisinden sonraki tüm alimler için bir örnek teşkil etmiştir. Kendisinden yaklaşık beş asır önce İmam Gazzali tarafından çerçevesi çizilen akıl-nakil ilişkisinin mükemmel bir uygulamasını onda görüyoruz. Gazzali Hazretleri, yükte hafif pahada ağır eseri Kanunu’t-Tevil’de, akıl-nakil ilişkisine yaklaşımları açısından insanları şu beş sınıfa ayırır: “1. Bütün düşüncelerini sadece nakli bilgilere hasrederek ifrata düşenler. 2. Bütün bakışlarını akla tahsis ederek tefrite düşenler. 3. Aklı esas alarak, fazla araştırmaya gerek duymadan nakli ona tâbi kılanlar. 4. Nakli asıl kabul edip fazla araştırmadan aklı ona tâbi kılanlar. 5. Hem nakli hem de aklı birlikte, eşit iki asıl olarak kabul edip ikisinin arasını cem ve te’lif etmeye çalışanlar.”
İmam, bu tasnifi yaptıktan sonra, ilk dört grubun yanlış yolda olduğunu beyan eder ve “doğru ama çok zor” diye tanımladığı beşinci gruba dair şunları söyler: “Orta yolu savunan bu grup, hem aklı hem nakli (müstakil) birer asıl kabul edip her ikisini de cem eden, bir araya getiren bir anlayışa sahiptir. Bunlar akıl ile nakil arasında gerçekte bir çelişki olduğunu kabul etmezler. Aklı tekzip eden, nakli ve şer’i de tekzip etmiş olur. Zira şer’in ve naklin doğruluğu ancak akıl ile bilinir. Aklın şehadeti itimada şayan olmasaydı sadık ile kazibi, hakiki peygamber ile yalancı peygamberi yekdiğerinden ayırmak mümkün olmazdı. Şer’i ve nakli bir bilgi ancak akıl ile ispat edilebilirken, şer’i bir bilgi aklı nasıl tekzip edebilir? Hem akla hem de nakle layık oldukları ehemmiyeti veren bu grup hakikat üzeredir. Çok doğru ve sağlam bir metoda başvurdukları muhakkaktır. Ancak bunlar, sarp bir yokuşa tırmandıklarını, aradıkları şeyin pek kolay elde edilebilir bir şey olmadığını, zor bir yola saptıklarını da bilmelidirler. Bunların tutmuş oldukları yol öyle herkesin kolaylıkla yürüyebileceği arızasız bir yol değildir. Bu metodun bazı yönleri kolay görünse de pek çok yönden oldukça zordur.”
Kabul etmeli ki İmam-ı Rabbani, bu ince ve zor noktayı yakalamış en önemli İslam alimlerinden biridir. Mektuplarının ve diğer eserlerinin, bu noktada kur¬duğu dengeyle de ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
63 yaşında vefat eden İmam’a dair böyle büyük bir dosya yapma fikrinin 63. sayımıza denk gelmesi, tamamen bir tevafuk eseri oldu. Bu, hesapladığımız bir durum değildi doğrusu. Yine İmam’ın bu ay gibi bir Safer ve Kasım ayında vefat ettiğini de dosyayı belirledikten sonra öğrendik ki, bu da bizim açımızdan bu sayının anlamını ve değerini artırdı.
Bu ay, konunun önemine binaen, dergimizin tamamını büyük İmam’a ayırdık. Kıymetli yazarlarımız, bu büyük alimi çeşitli yönleriyle ele alan kıymetli yazılar kalem aldılar. Sonuç olarak da, hakikaten arşivlik çok güzel ve özel bir sayının hazırlanmış olduğunu hamd ederek, gördük. Bu vesileyle emek veren bütün dostlarımıza teşekkür ediyor, burada yazılanların İmam-ı Rabbani Hazretlerinin daha iyi anlaşılmasına vesile olmasını diliyoruz.
Allah Teala bizleri, Efendimizin ve O’nun (sas) yolundan giden İmam-ı Rabbani gibi büyüklerin şefaatlerine nail etsin. Amin.

Yüce Allah, -taat ve ibadet etmek suretiyle imar etsin diye- insanoğlunu yeryüzüne halife kılmıştır....

Eylül 2012 tarihinde yayın hayatına başlayan dergimiz İlim ve İrfan’ın yüzüncü sayısıyla...

İlim ve İrfan dergisinin 100. sayısı özel sayı olarak tasavvuf dosyasıyla çıktı....

İRFAN BASIM YAYIN DAĞITIM SAN. VE TİC. LTD. ŞTİ.
Zeyrek Mahallesi Ömer Efendi Sokak No: 17/A | Fatih / İstanbul | Telefaks: 0(212) 694 98 98
Copyright © 2012-2016