SAADETTİN ACAR | Şubat | 2020 | BAŞLARKEN
Makedonyalı kral Büyük İskender, ölümünün yaklaştığını hissettiği sırada annesine bir mektup yazar. Aynı zamanda büyük bir hekîm de olan İskender, mektubunda annesine şunları söyler:
“Ey İskender’in annesi! Düşünceme göre oluşma ve bozulma kanunlarına bağlı olan her şey fânidir. Senin oğlun kendisine, kimi kralların değersiz ahlakını layık görecek değildir. Sen de kendine bu kralların annelerinin değersiz huylarını layık görmemelisin. İskender’in -ölüm- haberini alır almaz büyük bir şehir (ziyafet) kurulmasını emret; ardından Afrika, Avrupa ve Asya’nın bütün şehirlerinden insanların (matem töreninin yapılacağı) muayyen bir günde senin huzurunda toplanmaları için elçiler gönder. O gün, insanların yiyip içmek ve eğlenmek için toplanacakları bir gün olsun. Ayrıca, (ömründe) herhangi bir musibete uğramış olanların, senin bu davetine katılamayacaklarının da halka duyurulmasını emret ki, böylece, başka insanların mateminde hüzün yaşanırken oğlun İskender’in matemi sürurla geçirilsin.”
İskender’in ölümünün ardından annesi büyük bir ziyafet hazırlar ve dünyanın dört bir yanına bu ziyafete katılmaları, bu önemli günde hazır bulunmaları için haber salar. Ancak belirtilen vakitte hiçbir insanın gelmediğini görür. Bunun üzerine kadın, “Neden önceden duyurduğumuz halde bu insanlar buyruğumuza uymadılar, davetimize icabet etmediler?” deyince kendisine şu cevap verilir:
“Efendim siz, herhangi bir musibete uğramış olanların bu davete katılmamalarını emretmişsiniz. Musibete uğramamış hiçbir insan bulunmadığından, kimse davetinize icabet edemedi.”
O zaman İskender’in annesi şöyle der:
“Ey İskender! Senin son günlerin ilk günlerine (matem günlerin, yaşadığın günlere) ne kadar da uygun düştü! Demek ki, senin ölümün yüzünden uğradığım musibetten dolayı beni en mükemmel şekilde teselli etmek istemişsin. Gerçekten (anladım ki) ilk musibete uğrayan ben olmadığım gibi musibet sadece bir tek kişinin başına gelen bir olay da değilmiş!”
Meşhur filozof Yakup bin İshak el-Kindi, Türkçeye “Üzüntüden Kurtulmanın Yolları” adıyla tercüme edilen meşhur eseri Def’u’l-ahzan’da bu olayı naklederken; “kendi üzüntülerimizi, başkalarının uğradığı ve teselli buldukları –ve bizim kendimizi teselli ettiğimiz- üzüntüleri hatırlamak, şimdiki üzücü halimizi eski üzüntülerimizin veya başkalarında gördüklerimiz ve onların kurtuldukları üzüntülü durumların yerine koymak” ile üzüntüden bir nebze kurtulabileceğimizi ifade eder ve başkalarının yaşadıkları üzüntüleri hatırlamakla kendimiz için büyük bir teselli gücü sağlamış oluruz, der.

Üzüntüsüz bir hayat mümkün mü?
Bu kısacık mesel bize, dünyada üzüntüsüz bir hayatı yaşamanın imkânsızlığını göstermesi açısından ne kadar önemli ve derin hikmetler barındırır. Modern zamanlarda insanların aşırı derecede bireyselleşmesi ve etrafında olan bitenlere bigâne kalması, yaşadıkları acıları ve musibetleri daha da katmerli hale getirmiştir. Gözümüzü dünyaya ve etrafımızda yaşanan acılara kapadığımız için yaşadığımız musibetler bizim için katlanılması zor bir hastalığa dönüşüyor. Bu durum zaman zaman, bunalıma ve depresyona yol açacak raddeye gelebiliyor. Hâlbuki etrafımıza bir bakabilsek, ne acı hikayeler, ne katlanılması zor hayatlar göreceğiz. Öyle ki, dünyada yaşanan acılara duyarlı olsak yaşadığımız acılar da gözümüzde hafifleyecektir. Zira göreceğiz ki, ne musibete ilk uğrayan bizmişiz, ne de en büyük musibet bizim başımıza gelmiştir.
Dünya hayatı geçicidir ve elem ve sıkıntılarla doludur. Ebedi saadet ancak ahirette vardır. Musibete ilk uğrayan biz olmadığımız gibi, son uğrayan da biz olmayacağız. Başımıza gelen musibetlerin daha büyüğü başkalarının da başlarına gelmiştir. Yeryüzünde bir tek insan kalıncaya kadar da bela ve musibetler dünyadan eksik olmayacaktır. Bu adetullahtır, sünnetüllahtır.
Ayrıca musibete uğramak bizim kötü olduğumuz anlamına da gelmez. Bela ve sıkıntılarla imtihan olanların kötü olduğunu düşünemeyiz. Öyle olsaydı Allah’ın seçkin kulları olan peygamberler, hiçbir sıkıntı yaşamadan bu dünya hayatını geçirirlerdi. Nitekim büyük zatlar, sıkıntı ve musibetleri Allah’tan gelen bir ikram kabul etmiş ve büyük bir tevekkülle karşılamışlardır.
Unutmamalıyız ki dünya hayatı bir duraktır, bir mesken ve ebedi yurt değildir. Burada bir imtihandan geçiyoruz. Her halimiz bu imtihanın bir parçasıdır ve her imtihanın da bir gereği vardır. Birisinin imtihanı başına gelen sıkıntılar, ölüm, yokluk ve açlık iken, diğerinin sınavı varlık ve refahla olabilir. Birisi şükür ve tevekkülle, sabır ve metanetle imtihanını kazanabilir, diğeri infak ve merhametle ancak bu sınavı yüzünün akıyla verebilir.
Dünyaya rahat etmeye geldiğimizi düşünmek bir büyük bir yanılgıdır. Dünyayı bir saadet yurdu olarak görmek büyük bir gaflettir. Öyleyse başımıza gelenlere sabretmeli ve ebedi yurdumuz için hazırlık içinde olmalıyız. Çünkü buradaki sıkıntılar geçicidir nihayetinde. Ahiret hayatı ise ebedidir. Akıllı kimse, hazırlığını geçici olana göre değil ebedi olana göre yapar.
Vesselam.

Kardeşlerim, babam Şeyh Hazretleri genel olarak bütün insanlara ve özelde siz değerli alimlere şöyle sesleniyordu...

Dergimizin bu sayısında çok önemli bir meseleyi dosya konusu olarak belirledik....

İlim ve İrfan dergisinin Mart sayısı (sayı: 91) Emir bi'l-maruf, nehiy ani'l-münker dosyasıyla çıktı. ...

İRFAN BASIM YAYIN DAĞITIM SAN. VE TİC. LTD. ŞTİ.
Zeyrek Mahallesi Ömer Efendi Sokak No: 17/A | Fatih / İstanbul | Telefaks: 0(212) 694 98 98
Copyright © 2012-2016