İLİM VE İRFAN | Mart | 2019 | DİĞER YAZILAR
HAZRET-İ YUNUS VE SONRADAN İMAN EDEN HALKI
DR. MAHMUD ESAD ERKAYA

Allah Tealanın insanları uyarıp doğru yola girmelerini öğütlemesi için gönderdiği elçilerinden birisi de Yunus (as) peygamberdir. Kur’an-ı Kerim’de kendisinden Yunus ismi ve balık sahibi anlamına gelen Zünnun ve Sahibü’l-Hut adlarıyla bahsedilmektedir. Hazret-i Yunus, kendisine vahiy indirilerek âlemlere üstün kılınan salih bir peygamberdir. Babasının Metta isimli salih bir kimse olduğu belirtilmektedir.
Peygamber Efendimiz ashabına peygamberler arasında ayrım yapılmamasını öğütlerken Hazret-i Yunus örneğini vererek, “Ben kimse için Yunus bin Metta’dan daha faziletlidir, diyemem!” (Buhari, Ehadisü’l-Enbiya, 35, no. 3415) ve “Sizden hiçbiriniz benim Yunus’tan daha hayırlı olduğumu söylemesin!” (Buhari, Ehadisü’l-Enbiya, 35, no. 3412) buyurmak suretiyle kendisinin veya başka bir peygamberin diğer peygamberlerden üstün tutulmasının uygun olmadığını bildirmektedir.

KİN BESLEMEYELİM, BİRBİRİMİZE DUA EDELİM
DR. KÜBRA ZÜMRÜT ORHAN

Farsça asıllı bir kelime olan kin; bir kimsenin içinde yaşattığı düşmanlık ve nefret duygusunu ifade eder. Kinin karşılığı olarak Arapçada genellikle hıkd kullanılmaktadır. Buğz da hıkdla yakın anlamlıdır. Büyük mutasavvıf ve İslam düşünürü İmam Gazzali, İhyau Ulumi’d-Din adlı eserinin, insanı helake sürükleyen olumsuz duygu ve vasıfları ele aldığı üçüncü cildinde kini şöyle tarif etmektedir: “Acziyeti sebebiyle hemen intikam almaya gücü yetmeyen kimselerin hiddet ve gazapları içlerinde saklanır ve kin halini alır. İçinden ondan nefret eder, ona kızar durur ve intikam almak için bir fırsat gözetir.” Bu tariften de anlaşıldığı üzere kalbi hastalıklardan olan kin, öfkenin ürünüdür. Bir kimse bir kimseye öfkelenir de onu affetmez fakat bu öfkesini ifade etme imkanı da bulamayarak içinde canlı tutar hatta günden güne büyütürse o zaman öfke kine dönüşür.

BABASININ ANNESİ: HAZRET-İ FATIMA (r. anha)
SAADETTİN ACAR

Hazret-i Peygamberin en küçük kızı. Efendimizin soyunu devam ettiren Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin’in annesi. Ümmü’l-Haseneyn. Künyesi, babasının annesi anlamına gelen ve Efendimizin kendisine hitabı olan ümmü ebiha ve babasının kızı anlamına gelen binti ebiha.
Peygamberlikten bir yıl önce dünyaya gelen Hazret-i Fatıma; beyaz, aydınlık yüzlü kadın anlamına gelen Zehra ve iffetli ve namuslu anlamına gelen Betül lakabıyla da anılır. Mekke’de Efendimizin yaşadığı sıkıntıları görmüş, babasının çektiği acılara defalarca şahit olmuştur. Bu acıların üstüne, daha çocuk yaştayken annesi -ve hepimizin annesi- Hazret-i Hatice’nin kaybı da eklenince, hüzün yılını tüm ağırlığıyla en çok o yaşamıştır. Artık yalnızca babası vardı.

YERYÜZÜNÜN KALBİ
DR. İBRAHİM TOZLU

Mekke’nin etrafını dağlar sarmıştır; Ebu Kubeys, Kuaykıan, Sevr ve Nur –Hira- dağları… Halkın, Batha -Sel Yatağı- adını verdiği bu şehir, ilk kurulduğu yıllarda çorak arazidir, rahmete susamış çöl misali kupkurudur. Kur’an’ın ifadesiyle, “Ekilebilir toprağı olmayan bir vadidir.” (İbrahim, 37) Nice nebinin teşrifiyle bereketlenmiş, nihayet can suyu içmiştir. İlahi irade, bu beldenin, ümmülkura (Enam, 92) yani şehirlerin anası olmasını irade etmiştir. Ana gibi doğurgan ve üretken kılmıştır. Nur bu şehirden doğmuş, cümle âlemi kuşatmıştır. Rabbü’l-âlemin ilkin bu şehirde Kur’an’ı vahyetmiş, Efendimize (sas), “Şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarasın.” (Şura, 7) buyurmuştur. Hatta buranın, emin belde (Tin, 3) olduğuna/olacağına yemin etmiştir. Bu hakikati İbrahim Aleyhisselam, “Rabbim, bu beldeyi güvenli bir şehir kıl. Halkından Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri her türlü ürünle rızıklandır.” (Bakara, 126) duasıyla tüm insanlığa ilan etmiştir.

NECMEDDİN KÜBRA İLE HASBİHAL
DR. NURULLAH KOLTAŞ

Necmeddin Kübra: Bize mantıku’t-tayr’ı öğreten, masivanın bizi meşgul etmesini engelleyen ve sülûkün tüm işaretlerini gösteren Cenab-ı Hakk’a hamd-ü sena, Resulü’ne salat ve selam olsun. Evladım, bilesin ki Allah kimseye haksızlık etmemiş ve onları karanlıkta bırakmamıştır. Zira herkeste kendisinden bir akıl, bir ruh bulunur. Allah onlar için; kulak, göz ve gönüller var etmiştir. Bazı kimseler için perdeleri kaldırır ve bu kişilerin dışında olanlar kör kalır.
Seyyar: Üstadım, Nifferi, “Nefsin perdendir -hicap-, ilmin perdendir, marifetin perdendir.” diyor. Oysa siz Allah’ın kimseyi karanlıkta bırakmadığını söylüyorsunuz. İnsanların önünde perdeler var mı, yok mu?
Necmeddin Kübra: Perde var, lakin dışarıdan konmuş bir şey değil. Diğer bir deyişle, insanlardan ayrı bir varlık olmayıp bizzat onların varlıklarının karanlığı. İmdi gözlerini kapayıp hiçbir şey görmediğini söylersen, bunun sebebi sensin. Esasen görmektesin ve fakat fiziki varlığının karanlığı, gördüğün şeyi basiretinden uzaklaştırmakta. Gözün kapalıyken dahi görmek istersen vücudundan fazlalıkları eksiltmen gerektir. Fazlalıkları eksiltmenin yolu da mücahededen geçer. Mücahede vücut, nefs ve şeytan gibi yar dışında olan her şeyi, yani ağyarı bertaraf etme girişimidir.

İLİM BİR KAPI, İRFAN BİR ANAHTAR
AHMET EDİP BAŞARAN

İnsan umutsuz yaşayamaz. Yeis yani umutsuzluk, karamsarlık bir Müslümanın lügatinde olmaması gereken kelimeler. Her yeni gün geleceğe ve yaşanacak güzelliklere dair bir umut penceresidir. Tasavvufta havf ve reca öz suyunu umuttan alır biraz da. Çünkü korku da umutla yatışır insanın içinde. Erenlerden birinin şu cümlesini hep aklımda tutarım: “Doğan her yeni güneş, Allah’ın insanlardan umudunu kesmediğinin bir kanıtıdır.” Öyle ya, dünya ayaktadır ve imtihan yani umut devam etmektedir. “Gözü olana gün ışımıştır.” buyuruyor Şah-ı Velayet. İlim beldesinin kapısı Hazret-i Ali, aynı zamanda bütün evliyanın da şahıdır. Onun hakikate ve dünya sınavına dair hikmetli sözleri hepimiz için bir kılavuz hükmündedir. Necip Fazıl’ın Hazret-i Ali kitabı, bu büyük şahsiyetin hayatına ve mücadelesine dair eşsiz güzellikte bir hikmet pınarı. Kitabı okurken Hazret-i Ali’nin mübarek sözlerinin sayfaların arasına serpiştirildiği bir hakikat arayışıyla kuşanırsınız. Çocukluktan başlamak üzere bu büyük insanın kademe kademe idrakleri aşan hallerine tanıklık ederiz. Allah Resulü’ne (sas) koşarak, “İnandım! İman ettim! Sen hak peygambersin ve getirdiğin din haktır!” diyen Hazret-i Ali’deki seziş ve eriş gücüne dikkati çeker Necip Fazıl. Öyledir, âlemde güvenilecek tek idrak vasıtası akıl ve hesap değil, seziş ve eriştir. Bir çocuk muhayyilesindeki yüceliği Hazret-i Ali’nin şahsında yeniden müşahede ederiz.

BİR BAKIŞI YAKTI BENİ
M. NEZİHİ PESEN

Pir Afitab bizi ziyaret etmek için Londra’ya gelmişti. Pakistanlı bir Nakşi ihvanının mürşidiydi. Sık siyah sakallı, sarıklı, çok tatlı, meleksima bir zat idi. Kalbim kabz halindeydi. Başım önüme eğik, meclisin en arkasında oturdum. Hazret sohbet ediyordu. Kendi nefsimin derdine düşmüş olduğum için dinleyemeyecek kadar dikkatim dağınıktı. Sadrım daralmış, gözlerim yanıyordu. Başımı kaldırıp baktım. Saniyenin belki onda birlik bir anında doğrudan bana baktı ve tebessüm etti. Gözünde bir nur halesi çaktı. O nur doğrudan kalbime sirayet etti. Gözlerim soğudu. Üstüme bir sekine indi. Beni ezip çatırdatan bir ağırlık sadece bir anlık bir safa nazar ile üstümden gidivermişti.
“İnsanlar kem nazardan bahseder ama unuturlar; bir de safa nazar vardır. İyi nazar vardır. Tıpkı kem nazar sahibinin bir bakışla hasta edebileceği gibi safa nazar sahibi de bir bakışla iyi eder.” Habib Ahmed Meşhur el-Haddad

Babam Şeyh Hazretlerinden duydum, buyurdular ki:...

Hayat baş döndürücü bir hızla akıyor....

İlim ve İrfan dergisinin Mart sayısı, mü’min olmak ve mü’min ölmek dosyasıyla çıktı....

İRFAN BASIM YAYIN DAĞITIM SAN. VE TİC. LTD. ŞTİ.
Zeyrek Mahallesi Ömer Efendi Sokak No: 17/A | Fatih / İstanbul | Telefaks: 0(212) 694 98 98
Copyright © 2012-2016