SAADETTİN ACAR | Haziran | 2015 | BAŞLARKEN
İslam’ı sadece akıl dini olarak tanımlamak eksik olur. Evet akla dayanır ama ona mahkum olmaz. Akıl kadar hatta ondan daha fazla kalbin ve gönlün meselesidir din. O, önceliği daima kalbin fethine vermiştir. Bundan dolayı İslam’ın yayılmasının, akli ve ilmi çalışmalardan çok sufilerin kullandığı gönül dilinin gücüyle gerçekleştiğini rahatlıkla tespit edebiliriz. Tarihte bu böyleydi ve günümüzde de tasavvuf Batı toplumlarında insanları İslam ile tanıştıran en önemli kurum olma özelliğini korumaktadır. Ki tasavvuf en yalın haliyle İslam’ın özü ve ruhudur. Kur’an ve Sünnet ışığında şekillenen pratik bir hayat tecrübesidir.

Evet, İslam’ın yayılması ve geniş halk topluluklarına ulaştırılması, tarihten günümüze hep gönül ve kalp dilinin rehberliğinde olmuştur. Şiddet neredeyse hiç kullanılmamış, savaş sadece müdafaa amacıyla yapılmıştır. İslam daima insanların gönlünü hedef almış ve orayı fethetmeyi öncelikli mesele olarak görmüştür. İslam’ın yayılış tarihi bu anlamda tasavvufun yayılış tarihi olarak okunabilir.

Tabii sadece yayılması değil İslam’ın bir coğrafyada kök salması da nerdeyse tamamen tasavvuf ve tarikatların eliyle olmuştur.

Tasavvufun gücü
Afrika’da Ticaniyye, Kadiriyye, Şazeliyye tarikatların üstlendikleri misyon çok önemlidir. Senusiler, bir tarikatın mensubu olarak büyük mücadeleler vermişleridir. Ebu Medyen el-Mağribi ve Şeyh Ebu Hasan eş-Şazeli’nin geniş halk kitleleri üzerindeki tesirlerinin devamı bu gün bile net olarak görülebilir.Libya’da Şeyh Ömer Muhtar ve Cezayir’de Emir Abdulkadir, bağımsızlık hareketlerine öncülük ederken aynı zamanda bir tarikat şeyhi olarak da mürşitlik yapıyorlardı.

Kafkaslarda imamlar hareketi ve Şeyh Şamil liderliğinde topluluk aynı zamanda bir sufi harekettir. Koca Hind kıtasında İslam’ın yayılması da yine tasavvufun eliyle olmuştur. İlk dönemlerde Hallac-ı Mansur’un yaptığı uzun seyahatler büyük meyveler vermiş ve Mansuriler olarak bilinen topluluklar oluşmuştur. Tabii bu kıtada İmam-ı Rabbani hazretlerinin büyük gayretini özellikle anmak gerekir. Büyük imam, bir taraftan bid’at ve hurafelerle savaşır, yöneticileri bu konularda sürekli uyarırken, bir mürşid-i kamil olarak da insanların gönüllerini kazanmıştır. Bir müceddid olarak tüm kıtada ve hatta tüm dünyada İslam’ın anlaşılmasında bugün bile meyvelerini gördüğümüz olağanüstü bir hizmet yapmıştır. Benzer örnekler Endonezya için de verilebilir.

Orta Asya’da tasavvufun gücünü dile getirmek bile zait. Orası adeta bir tasavvuf beşiği olmuş, hem bölgenin Müslüman kalmasında hayati bir rol oynamış, hem sufi büyüklerin seyahatleri bereketiyle İslam’ın güleryüzü ve güzelliği oradan yeryüzüne yayılmıştır. Sadece Şah-ı Nakşibend ve Nakşibendiyye örneği bile meselenin çapını anlamımıza yeter. Horasan erleri olarak tabir edilen sufiler, Anadolu’nun da İslamlaşmasında ve dinin hayatın merkezinde yerleşmesinde büyük roller üstlenmişlerdir. Özellikle burada Şeyh Harakani, Şeyh Ahmed Yesevi, Hazret-i Mevlana Celaleddin, Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu coğrafyasında İslam’ın yayılmasında ne denli hayati roller üstlendiklerini bilmek konuyu özetler niteliktedir.

Mevlana Halid Bağdadi, Ortadoğu, Ceziretü’l-arab ve Anadolu başta olmak üzere tüm dünyayı ilim ve irfan nurunun ışığıyla aydınlatmıştır. Halidilik ekolü son iki asırdır tasavvufun en önemli temsilcisi olarak İslam bayrağını dalgalandırmıştır. Yine bu bölgelerde Şah-ı Hazne namıyla maruf Şeyh Ahmed Haznevi, Halidiliği adeta tecdit etmiş, bölgeyi Kur’an ve sünnet yolunda tutmaya büyük bir gayret sarf etmiştir. Şah-ı Hazne’nin açtığı çığır, bugün halifesi Şeyh Muhammed Muta’ Haznevi’nin mürşidliğinde tasavvufun yaşayan bir kurumu olarak hizmetlerini artırarak sürdürmektedir.

Yine Balkanlarda İslam’ın yayılması kılıç ve silah zoruyla olmamış, tasavvufun gönül alan dilinin etkisiyle büyük kitleler İslam’la müşerref olmuşlardır. Sarı Saltuk namıyla bilinen bir zatın o topraklardaki etkisini bugün bile net olarak görmek mümkün. Yine Ayvaz Dede olarak bilinen zatın hizmetleri adeta destanlaşmıştır. Tasavvufun Batı dünyasında da hala çok etkili olduğunu, bugün bile insanları İslam’la tanıştırmada mühim bir görev icra ettiğini belirtmek gerek.

Tabi bir bölgeye İslam girdikten sonra orada hayatiyetini sürdürmesi de çoğunlukla yine tasavvufun bir kurumu olan tarikatların eliyle olmuştur. Fethedilen topraklarda İslam’ın halkın gönlüne yerleşmesi misyonunu daima tasavvuf ve tarikatlar üstlenmiştir. İslam dünyasının dört bir yanındaki dergahlar, tekke ve zaviyeler, İslam’ın adeta birer karakolu olarak çalışmış ve halkı Allah’ın sahih dinine çağırmaya gayret etmişlerdir.

Bu ay ki dosyamızda tasavvufun üstlendiği bu hayati misyonu anlamaya çalışacağız. Hayırlara vesile olması dileğiyle...

Yüce Allah, -taat ve ibadet etmek suretiyle imar etsin diye- insanoğlunu yeryüzüne halife kılmıştır....

Eylül 2012 tarihinde yayın hayatına başlayan dergimiz İlim ve İrfan’ın yüzüncü sayısıyla...

İlim ve İrfan dergisinin 100. sayısı özel sayı olarak tasavvuf dosyasıyla çıktı....

İRFAN BASIM YAYIN DAĞITIM SAN. VE TİC. LTD. ŞTİ.
Zeyrek Mahallesi Ömer Efendi Sokak No: 17/A | Fatih / İstanbul | Telefaks: 0(212) 694 98 98
Copyright © 2012-2016